Cebimde bulduğum kağıtta dört kısa cümleden oluşan mesajın üzerinde isim bile yazmıyordu. Sadece bir lokanta adresi ve bir saat belirtilmişti. Biraz sinirle ama çokça merakla buluşma zamanını bekledim.Zamanında gittim ve bir masaya oturdum ama adam ortalarda yoktu. Aslında lokantada bir Allah'ın kulu dahi yoktu. Ama yani kim olduğunu sanıyordu bu adam. Mesajı bana gönderdiğine göre beni tanıyor olmalıydı fakat öyleyse çok yoğun olduğumu, bir üniversitede ders verdiğimi bilmiyor muydu? Gerçi verdiği saatte işim olmaması beni çok iyi tanıdığına bir işaret de olabilirdi.
Sabırsızlıkla bu adamı bekliyordum. Ama birden neden adam diye düşünüyorum ki dedim; belki güzel,ince belli bir kadın.. Keyiflendim. Garip, ne kadar kafanızı bilimle,sanatla,edebiyatla da bozsanız bir kadının hayali gününüzü neşelendirebiliyor. Koltuğa yayılmaya başlamıştım. Ancak sonra düşündüm de bir kadın el yazısı değildi bu, çok dağınıktı. Hem de tanıdığı hiçbir kadın entelektüel kelimesinin tek L ile yazıldığını bilmiyordu.
Gerizekalı herif dedim. Beni, Türkiye'nin hukukta önde gelen profesörlerinden birini bekletiyordu. Daha fazla küçümsenmemek için kalkmaya hazırlandım. Biri bana oyun oynuyordu hepsi bu. Aşağıdaki çantamı almaya uğraşırken karşıma pat diye biri oturdu. Kafamı kaldırdım. Adamın yüzünü seçer seçmez hayretler içerisinde kaldım.
*
Karşımdaki öğrencilerimden biriydi. Son derece kendinden memnun bir şekilde oturuyordu. Sinirden bir kahkaha attım. 20-21 yaşında burnu havalarda,züppe bir çocuk olmalıydı. Ayağa kalktım, benden olan bütün derslerinden kaldın çocuk dedim. Gitmeye hazırlandım.
Lütfen kalın dedi, anlatmam gereken şeyler var. Yüzüne baktım. Gerçekten ama gerçekten çok sakindi. Ancak bu sakinliği beni bile bu haldeyken sakinleştirebilecek düzeydeydi. Çocuk sözünü bitirdikten 2 saniye sonra ben de ne olduğunu anlamadan oturmuştum.Galiba merak duygum ağır basmıştı.
Ne var dedim, ne diye çağırıldım buraya? Üslubumda en küçük bir saygı kırıntısı olmamasına dikkat ediyordum. Kelimelerimle aşağılıyordum onu, ancak o sakinliğini koruyordu. Sakin olun dedi gülümseyerek. Sipariş verdiniz mi? Buranın köri soslu tavuğu muazzamdır.
Bak delikanlı! dedim sertçe. Sen kim oluyorsun da beni buraya çağırıp bir de dalga geçer gibi yemek söylüyorsun? Söyleyeceğin bir şey varsa söyle, yoksa ben gidiyorum!
Peki sinirlenmeyin dedi çocuk. Şimdi size problemimi açıklayabileceğim kadar sade açıklayacağım:
Ben bir hikaye planlıyorum.
**
Benim ne alakam var senin hikayenle demek üzereydim ama bir parmak hareketiyle söyleyeceğini bitirmediğini belli etti.
Bu hikaye, bir üniversite öğrencisinin entelektüel bir bunalıma girip üniversitedeki hocasının cebine onunla konuşmak istediğine dair bir not bırakmasıyla başlıyor. Dram ve aksiyon yüklü bir hikaye olacağını düşünüyorum. Tanıdık geldi mi?
Sen.. sen bunu mu yazacaksın?
Ben yazacağım demedim, planlıyorum dedim. Bu hikaye yazılacak, kim yazar bilmem ama yazılacak orası kesin.
Deli misin sen dedim çekinerek.
Bunu birkaç sahne sonra söylemeniz gerekiyordu. Erken davrandınız profesör. Her işinizde böyle erkenseniz karınız adına üzüldüm.
Sinirlendim. Küstah herif. Ben gidiyorum deyip ayaklandım ikinci kez.
"Aslında hocam hiçbir yere gitmiyorsunuz. Hani size dram ve aksiyon yüklü bir hikaye demiştim ya, bu ikisinin de yeterince olması için gereken bir şey getirdim yanımda" deyip getirdiği şeyi masaya koydu.
Masanın üstünde 6 mermi alma kapasitesiyle Revolver marka bir silah vardı.
***
Korktum, çok korktum. İnsan onca yıl hukukla uğraştıktan sonra hukuka aykırı bir yoldan dolayı ölmek istemiyor. Kendine haksızlık gibi görüyor. Ya da enayi yerine konulduğunu düşünüyor.
Lütfen bana bir şey yapma dedim. "Karım ve çocuklarım var." Etrafıma lokantaya girdiğimden beri ilk defa bakıyordum. Bomboştu ve kapılar kapalıydı.
Hiç etrafınıza bakmayın dedi, lokantanın sahibi babam olur. Herkese tatil verdi bugün. Ayrıca çocuklarınız değil bir çocuğunuz var. Evet, sizinle ilgili bayağı bir şey biliyorum ama henüz sırası değil.
Bunu neden yapıyorsun dedim. Ne istiyorsun benden?
Tatlı dil ve bir tabanca, yalnızca tatlı dilden daha etkilidir der Al Capone. Bugün onu test edeceğiz hep birlikte.
Bilirsiniz dedi. Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nden hareketle idam mevzusunda şöyle bir görüş vardır. İnsanın kendisini öldürme hakkı olmadığı için bu hak devlete devredilemez. Bu yüzden idam devletin tekelinde olamaz. Hahahahahah. Saçmalık. Her insanın kendini öldürmeye hakkı vardır. Hem hakkı olmasa ne olacak? Sayın Fahri Bey kendinizi öldürdüğünüz için yasaları çiğnemiş bulunmaktasınız. Cesedinizi karakola kadar alalım, çapraz sorguya gireceksiniz. Bu ne lan?
İyi ceset kötü ceset. İnsanların hepsi aslında birer ceset. Son okuduğum kitapta adam hafızasını kaybedince normalde içinde hiçbir sıkıntı yaşamadan yaşadığı düzenin ne kadar berbat bir yer olduğunu anlıyordu. Nasıl ben bunca yıl burda yaşamışım diyordu. Ben bunu hafızamı kaybetmeden anladım çok şükür. Berbat bir dünyada yaşıyoruz profesör ve korkarım bunun için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. İnsanlar için her şeyi daha güzel hale getirmeye çalışıyorlar ama insanın kendisi kötü, bunu atlıyorlar. Bir ağacın kökü sağlam değilse dalları sağlam olsa olur?
Derdimi anlamışsınızdır umarım. Ben bu hayattan da bu düzenden de bıktım. Bir şeyler için yaşamak zorunda olmak beni öldürüyor. Annem babam beni yüksek bir mevkide görsün diye yaşamak, arkadaşlarım beni kıskansın, benim gibi olmak istesin diye yaşamak, kız arkadaşım sorun çıkartmadan bir telefon konuşması yapabilelim diye yaşamak... Modern hayat ve onun getirdiği her şeyden tiksiniyorum. Bir tek bu Revolver can yoldaşım. Şu an size doğrulttuğum Revolver.
Şimdi ilk olarak en merak ettiğiniz soruyu cevaplayayım. Sizi öldürmeyeceğim. En azından ben yapmayacağım böyle bir şeyi. Rus ruletini bilir misiniz? Tabii bilirsiniz. Peki nasıl bilirsiniz, iyi mi?
Galiba ortamı kötü şakalarım bile yumuşatamıyor. Ama neden bu kadar gerginsiniz profesör? Sizi öldürmeyeceğim dedim. Neyse, daha önemli bir soru var aslında.
Oğlunuzla aranızdaki problem nedir?
****
Sen nereden biliyorsun bunu dedim. Adam hakkımda her şeyi biliyor gibiydi. Sonra sustum ve cevap vermeyi reddettim. Bu sefer de başka kapıdan girdi:
Bakın profesör dedi. Sizden 30 yaş küçük bir karınız olduğunu biliyorum. Siz kültürlü veyahut paralı insanlarda anlayamadığım bir sübyancılık var. 30 yaş genç eş ne demek yahu? Karınızın sizi gerçekten sevdiğine inanıyor musunuz?
Cevap verecek misin, rulete mi geçeyim?
Cevap yok mu, tamam.
Seninle bir el Rus Ruleti oynayacağız. Zaten tarihte aynı kişilerin iki el Rus Ruleti oynadığı görülmemiştir. Oyunun bir handikabı, evet.
Sadece bir mermi koyacağım silaha ve silahı alıp bana bir sürpriz yapmanız ihtimaline karşılık bir tane daha silah getirdim. Anlayacağın hocam, senin kazan doğurmuş.
Pekala. İlk ben başlıyorum. İtirazın var mı? Neden sustunuz profesör? Tamam, haydi rastgele.
KLİK!
Şansım yokmuş, sıra sizde. Tereddüt ediyorsunuz ama profesör. Bakın size kısa bir hikaye anlatayım. Sonra bir kere daha düşünün olur mu?
*****
Bir zamanlar iki aşık varmış bu şehirde. Birbirlerini öyle severlermiş ki, birbirleri için yapmayacakları şey yokmuş. Kız da oğlan da ailesinden kopuk yaşıyormuş. Tek varlıkları birbirleri imiş.
Oğlanın babası epey zenginmiş ancak aralarındaki sert fikir ayrılıkları ve kavgalar yüzünden oğlunu mirastan reddetmiş. Oğlan çılgına dönmüş. Ve sevgilisiyle bir plan yapmışlar.
Plana göre kız, oğlanın babasının aklını çelecek, gönlüne girecek ve onunla evlenecek. Evlendikten sonra da bir yolunu bulup adamı öldürecekler ve mirasın üzerine konup mutlu bir hayata başlayacaklarmış.
Hikayenin burasında iş gerçekten ilginçleşiyor profesör çünkü,
Oğlanın babası bir profesörmüş.
Kendinden 30 yaş genç bir kadınla evlenen.
Nasıl? Hikayemi beğendiniz mi?
Şimdi oğlunuzla aranızdaki problemi anlatacak mısınız?
Şimdi oğlunuzla aranızdaki problemi anlatacak mısınız?
******
Hayır.. hayır.. yalan.. yalan söylüyorsun. İFTİRA BUNLAR!
Tabii hikayenin tamamını anlatmadım daha. Bu profesör, oğlu ile karısını uzun zamandır izleyip fotoğraflarını çeken bir genç tarafından bir lokantaya davet edilir. Ne acayip ki, genç orada profesörün başına silah dayar ve ona oğluyla arasındaki problemleri sorar. Yanıt alamaz. Karısının onu gerçekten sevip sevmediğini sorar. Yanıt alamaz. Ve ona bir hikaye anlatmaya başlar... Bir genç kızla oğlanın hikayesi.. Hikayeyi bitirince de ona o oğlanla kızın bazı "samimi" fotoğraflarını gösterir.
"Bakın profesör. Şu rezil fotoğraflara bakın. Yaşadığınız şu dünyaya bakın. Bakın ve şu oyuna başlayın artık."
Hiçbir şey düşünemiyordum. Gözyaşlarım usulca yanaklarımdan süzülüyordu. Silahı elime aldım ve tetiği çektim.
KLİK.
Şansınız yok. Ama itiraf et iyice heyecanlandınız değil mi? Sıra bende.
KLİK.
Ah, yine olmadı. Sıra sizde profesör. Hadi profesör, yoksa ben çekerim.
KLİK.
Bak yine şansınız yok. Son iki kaldı değil mi profesör? Yani bunda öldüm öldüm, ölmedim gidiyorsunuz cennete.
Ancak eğer oyunun bitimine yaklaştıysak size anlatacağım son bir şey var profesör.
Dehşete düştünüz. Farkındayım. Belki de bütün bunları neden yaptığımı merak ediyorsunuz. Neden ben diyorsunuz. Gerçi, memlekette karısı oğluyla gönül ilişkisinde olup da kendisine yönelik öldürme planları yapan az adam vardır. Ama BENİM bunları yapmamın bir nedeni olmalı değil mi? Yoksa hikayemizin elle tutulur bir yanı olmazdı. Bu çocuk bütün bunları neden yapıyor?
Ne yalan söyleyeyim, derse ilk geldiğinizde sizden çok hoşlanmamıştım. Kusura bakmayın profesör ama çok kasıntı bir herifsiniz. Ama bakın siz her ne kadar kabul etmeyecek de olsanız ortak bir yanımızı keşfettim bir gün.
Ben bir kızı seviyordum. Genç, güzel ve fettan bir kadındı. Gerçi genç ve güzel kadınların hepsi öyle değil midir? Uzatmayayım, şimdi burada olmamızın sebebi o kadındır.
Ben onunla bir tiyatro çıkışında tanıştım. Elinde Sabahattin Ali'nin bir kitabı vardı. Saçları uzun ve simsiyahtı. Hem tiyatroya giden hem de kitap okuyan bir kadın.. Olabilir miydi bu, benim içime işlemiş yalnızlığımın bir sonu? Oldu. Ya da ben öyle sandım. İnsan aşıkken kafasını kullanamıyor pek.
Geziyorduk. Her yere beraber gidiyorduk. Allah'ım ne kadar eğleniyorduk. Ona, "ölüm" derdim, "sonu olmayan mutluluk hali" derdi. Ya "Hayat" derdim, "sonu olan mutsuzluk hali" derdi. Ya "ben" derdim, ölüm ve hayat derdi.
Çok seviyordum onu. Ama..
Bir gün bitti. Ne olduğunu anlamadım. Bir açıklama dahi yapmadan çekti gitti. Ne yapacağımı bilemedim önce. İçim içimi yiyordu. Her yerde onu aradım, bulamadım. Sonra tevafuk bu ya, bir kaç yıl sonra, bir gün ders çıkışında yanınızda gördüm onu profesör. Yanınızda öylece duruyordu. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi ama sabrettim, kendimi göstermedim. Sonra hatırlarsanız size sordum, o kadını nerden tanıyorsunuz diye. Güldünüz. Biraz tanıyor olsam gerek, sonuçta karım, dediniz.
O anı şu an hatırlamıyor olabilirsiniz ama ben çok iyi hatırlıyorum. Sonra onu takip ettim ve bu öğrendiğim acı gerçekleri öğrendim. Bütün olay aslında budur profesör.
O kadın, karınız, hem beni hem sizi aldattı. Muhtemelen oğlunuzu da aldatacak. O bir zehir profesör. Kanımıza karışan bir zehir. Ne yazık ki tek panzehiri var, o da ölüm. Sonuçta ölüm "sonsuz bir mutluluk hali"
Acı acı gülümsedi. Silahı aldı. "Son şansım" dedi.
Ve tetiğe bastı.
PATT!
Ortalık kan gölüne döndü. Yüzümde, gözümde, her yerimde kan vardı. Korktum. Dehşete uğramadım ama. Çünkü lokantaya girmeden önceki adam değildim artık. Ne garip, insanın bu yaşta bile yeni bir şeyler öğrenebilmesi ne garip.
*******
Yapılması gerekeni biliyordum artık. Lokantadan bir kağıt aldım ve okuduğunuz satırları yazmaya başladım memur bey. Siz Yılmaz Lokanta'sında kafasına kurşun sıkmış iki adam bulduğunuzda, olur da merak edersiniz diye değil. Halkın içine "bu iki adam delirdi mi, yoksa sandığımız kadar güvenli bir toplumda yaşamıyor muyuz" korkusunu salmak için de değil.
Ben bu hikayeyi o çocuk için yazdım. Bir hikaye planlıyorum demişti. Kimin yazacağı önemsiz. Ama yazılacak demişti o çocuk. İşte ben bu hikayeyi o çocuk için yazdım memur bey. Bizi kınamayın. Ölümden başka yol vardı demeyin arkamızdan. Gerçi deseniz de bir şey değişmez. Ama memur bey en azından düşünün, sonsuz bir mutluluk halini kim eliyle itebilir?
Delikanlının patlamış kafasından tüten dumanla buğulanan gözlüklerimi sildim. Delikanlıya kafamı çevirdim.
Doğruydu. Gencin söylediği her şey doğruydu.
Ama bir şey söylemişti ki en doğrusu oydu.
İnsanın kendini öldürmeye hakkı vardır.
Ve bir hukukçu olarak hukuka aykırı bir yoldan ölmek istemem demiştim.
Diğer Revolver'ı aldım.
Kafama dayadım.
Ve tetiğe bast...
********
....Sayın seyirciler bu sabah Yılmaz Lokanta'da kafası parçalanmış halde iki ceset bulundu. Yüzlerinden tespit edilemeyen şahıslar ancak üzerlerindeki kimliklerden tespit edilebildi. Arkalarında bir intihar notu bıraktığı belirtilen şahıslar hakkında ayrıntıya yer verilmedi. Biri 54 yaşındaki ünlü profesör K.M. diğeri ise onun öğrencisi 21 yaşında F.K olan kişilerin cenazeleri perşembe günü Teşvikiye'den kaldırılacak. Aileler bu işin sorumlusunun bulunmasını istedi. Ünlü profesörün genç eşi ve oğlu birbirlerine sarılarak destek oldular.
mÜKEMBEL OLMUŞ...
YanıtlaSilgüzelmiş
YanıtlaSilOn numara.
YanıtlaSilBir Numara.
YanıtlaSil