
RAMAZAN TOPUYLA OYNAYAN MARADONA
Evden çıktım. Baykuşların mesaiye başlamasına daha çok zaman vardı bu tatil beldesinde. “Deniz-Kum-Maalesef Güneş” üçlüsü ve yeşil sayılabilecek bir ortam. Ramazan ayının ortalarındayız sanırım. “Açlık değil de, şu susuzluk olmasa”cılarden biriydim ben de. Ağustos ayında ramazan yaşamama rağmen dışarı çıkıyorum. Sıcak, beni zorlayacak olsa da “iftara kadar gezmek iyi olur” kanaatine sahip olduğumdan bu eylemi gerçekleştirmek amacıyla evin kapısından dışarı adım atıyorum. Sincap! Kuyruğunu sallaya sallaya yürüyor önümde. Bir kız! İki villa arasındaki ağacın altına kurulmuş hamağa kurulmuş. Elindeki telefonla uğraşıyor galiba. Galiba diyorum; gözlerim de görmez oldu artık. Eskiden, durakta beklerken arkadaşlarla, gelen otobüsün kaç numara olduğunu ilk önce ben görürdüm. Bu bana bir ayrıcalık katıyordu. Artık ayakkabımın numarasını bile zor görüyorum, yani artık düz vatandaşım ben de. Toz! Toprak yolda yanımdan geçen Nissan Juke “kırsalın haylazı” olmaya çalışıyor bu sefer. Öksürüyorum tozun solunum yollarımda ölmesiyle. “Yolumda ölen bir şey buldum sonunda!” diyorum. Gözlerimden yaş geliyor. Tozdan sandınız değil mi? Fakat gözlerimdeki yaşlar bir hatıramdan dolayı geliyor. Tren! Önümden hızla geçiyor. Yolcular bana el sallıyor. Herhalde beni bir film artistine benzettiler diyorum. Tren geçtikten sonra, demir makinenin geçtiği doğrultuyla tam doksan derece yapacak şekilde yürüyorum. Manav Münir Usta! Merhaba diyor! Merhaba! Aradaki hatırlamadığım yaklaşık iki saatlik konuşmadan sonra: Yine beklerim! diyor. Eyvallah Usta! Elimde, Münir Usta’nın elime tutuşturduğu bir poşet dolusu yaz elması. Eve doğru yürürken poşetin ağırlığı yavaş yavaş azalıyor. Dışarıda oynayan çocukların “Elmacı Abi”si oluyorum. Eve varayazdığımda son elmayı esmerimsi bir küçük kız çocuğuna veriyorum. “Ne şeker şeysin sen öyle!” demiyorum tabi ki. Ama gerçekten saf ve temiz. Çocuk yani. Fakat bir anda tüm saflığı gidiyor gözümden. On beş yirmi sene sonraki halini düşünüyorum çünkü. O saflık gitmiş. Hemen kafamın üstünde oluşan baloncuktaki hayalleri yok edip eve giriyorum. Ninem! İftar programı! Televizyonun önünde tüm dikkatiyle dinliyor konuşulanları. Ben de kulak kabartıyorum. Adamın birinin dediği şu: “Kur’an inananlar için rahmet, inanmayanlar için azap kaynağıdır. Şu soru gelebilir akla, “Aynı şey nasıl hem rahmet hem azap kaynağı olabilir?”. Somutlaştırarak cevap vereyim. Nisan yağmurunda, istiridyeler ağızlarını açar. Yağmuru alırlar ağızlarına. Onu biraz kumla ağızlarındaki özel salgı sayesinde birleştirerek “inci”yi oluştururlar. Bazı yılanlar da vardır ki aynı nisan yağmurunu istiridyelerin yaptığı gibi, göğe ağızlarını açarak alırlar. Onu kendi bünyelerinde dünyanın en zehirli maddesine dönüştürürler. Yani nisan yağmuru bazıları için “inci” bazıları için “zehir” kaynağıdır."
“Hmm… Mantıklı.” diyorum. Ninem ise, “ Yaa, gördün mü, biz okumadık. Okusaydık biz de bilirdik. Cahil geldik cahil gidiyoruz.” diyor. İçimden, “ Vay be, ninemin de böyle felsefi konulara ilgisi varmış.” diyorum. Ama yanıldığımı çok geçmeden anlıyorum, ninemin kendini de “inananlar” zümresine dahil ettiği şu sözleriyle: “ Bilseydik biz de ağzımızı göğe açıp nisan yağmuru içerdik!” Top patlıyor! Hem beynimde hem de gerçekte. Hayırlı iftarlar, herkese!
yskiyak - 08.08.2011 01:44
Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için: yskiyak.blogspot.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder