13 Temmuz 2012 Cuma

BİR ARABA KAZASI

       Gözlerimi açtığımda karşımda kanlı canlı bir halde Einstein'ı gördüm. Emin olmak için gözlerimi ovuşturdum. Einstein, bir doktor kıyafeti giymişti. Bir kez daha ovuşturdum ve gördüm ki bu herif Einstein falan değil, sıradan bir doktordu.
     
      İçimden bir küfür ettim. Şu an bir Einstein çok yararlı olabilirdi. İçimden küfür ettim çünkü dışımdan edemiyordum, nefesim kesilmiş gibiydi. Zoru zoruna yatağımda doğrulup "Ne oldu" diye sordum. Bir kaza geçirdiniz, dedi doktor. Ama hayati tehlikeniz geçti, merak etmeyin. Sadece, dedi ve duraksadı. Ne oldu, ne sadecesi dedim. Bacağımın üstünden örtüyü kaldırdı. Üzgünüm dedi.

      Bir bacağım yoktu. Şaşkınlıktan üzülemedim bile. Filmlerdeki gibi değildi bu, kalbimi söküp götürdün romantizmi bunun yanında çok hafif kalıyordu. Bu kaza benim ayağımı alıp götürmüştü. Kalp öyle ya da böyle tamir edilir, ayak lan bu. Ağlamak istedim ağlayamadım. Sadece hıçkırdım.

      Küçüklüğümden beri ne zaman böyle büyük bir şaşkınlık yaşasam hıçkırmaya başlarım. İlk defa annemle babamı kavga ederken gördüğümde başladı bu hıçkırık. Korktum, çok korktum lakin ağlayamadım, sadece hıçkırdım. Ondan sonra kız arkadaşımı başka bir erkekle beraber görünce tekrar etti bu olay. Gidip herifin orada ağzını burnunu kırmak istedim ama hıçkırarak birini döven ilk insan olmak istemedim galiba.

     Bunları düşünürken uzun süre bakakalmış olmalıyım ki doktor sessizliği bozmak zorunda hissetti kendini. Ailen dışarıda seni bekliyor dedi. Beni bu halde görmelerini istemedim. İçeri almayın dedim. Ama doktor "eninde sonunda görecekler değil mi, bence onların şu an yanında olması sana iyi gelir" deyince onay verdim ona. Hıçkırarak onay verdim.

    İçeri girdiler. Maaile gelmişlerdi. Babam,annem, amcalarım,halam, eniştem ve hepsinin çocukları... Geldiler ve odanın ortasında durdular. Babam üzgündü, annem ağlıyordu. Ayağımı görünce sustular. Mutlak bir sessizlik oluştu. Sonra küçük çocuklardan biri ayağıma yaklaşarak "Metin Amca'ya uf mu olmuş" dedi. "Ne uf'u anasını satayım. Üzerimden kamyon geçmiş gibi hissediyorum ben kendimi, bebenin dediği lafa bak. Uf olmuşmuş." Neyse ki ters ters baktığımı görünce çocuk anladı da sinirlendiğimi, geri çekildi.

    Bana bir kaç saat gibi gelen bu otuz saniyelik sessizliği sonunda babam birden "nasıl oldu" deyiverdi. "Nasıl oldu" Sahi bunu hiç düşünmemiştim. Nasıl olmuştu bu olay? Hafızamı yokladım, hiç olmadı zorladım ama ııh. Aklıma gelmedi bir türlü. Sadece arkadaşlarla araba sürdüğümüzü hatırlıyordum. Arabayı Salih kullanıyordu. O emniyet kemeri takıyordu. O zaman onun bir şeyler hatırlama olasılığı daha yüksekti. Salih nerde dedim. Diğer odada dediler. Onu görmek istiyorum dedim. Daha uyanmamış gerizekalı. Nasıl kullanmışsa arabayı, o kadar da arabama özen gösteriyorum diye geçinir hem.

    Bizim enişte söz aldı. "İstanbul trafiği böyle be oğlum, dikkatli olucaksın. Biz de buraya gelmeden önce eve giderken ne badireler atlattık, bir bilsen." Öyle bir geyiğe başladı ki hiç bitmeyecek gibiydi. Ortasında dinlemeyi bıraktım, sonuna doğru dinlemeye başladım ki cevap verebileyim. "Yani evlat kimi hızlı gider kimi yavaş gider. İşte biz bugün eve giderken, önde bir araba tın tın ilerliyor. Korna çaldım olmadı, arkasından bağırdım hızlı gitsene diye, olmadı. En sonunda hızlıca önüne geçtim kurtuldum heriften. Ona kalsa 1 saatte varamazdım eve"

   Bir de iyi tarafından bak bu olaya dedi enişte. İçimden "neymiş ulan tek ayakla kalmamın iyi yanı" derken ağzımdan sadece cümlenin ilk kelimesi çıkıyordu. Enişte çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi sustu ve repliğini söyledi : En azından ayak işlerine koşmayacaksın artık. Bunu dedi ve kahkaha atmaya başladı.

  İçimden ağır bir küfür ettim enişteye. Eniştem ne gereksiz adamdı be. Ablamın eve  dayak yemiş olarak geldiği ilk günden beri nefret ediyordum ondan. Yani şimdiye kadar onu öldürmememin tek açıklaması direkt olarak bana zarar vermemiş olmasıydı. Bana dokunmayan bir yılandı. Ama bu bir yılan olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Eniştemin konuşması biter bitmez de her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı. Hepsine okkalı bir küfür etmeme çok az kalmıştı. Ya da avazım çıktığı kadar bağırırdım. Fena mı olurdu ha? Hemşireler gelir ve hastayı biraz yalnız bırakın derler, ben de kafamı dinlerdim. Kafamı dinlemek istiyordum çünkü eniştem hâlâ her an bir "ayağını denk al" şakası yapabilecekmiş gibi bakıyordu. Ya da ayağımızın tozuyla seni görmeye geldik derdi, bilmiyorum.

O sırada yalnız kalma dualarım bir nevi sonuç buldu ve içeri Salih girdi. Salih herkesi alıp dışarı çıkarırdı şimdi. O da odanın ortasında durdu ve bana nasılsın diye sordu, ayağımı gösterdim sadece. Herkesin merak ettiği o soruyu sordum Salih'e. "Nasıl oldu?" Anlatmaya başladı.

"Abi şimdi biz arabayla giderken ben telefonu aşağı düşürdüm. Onu alayım derken kaza yapmayalım diye yavaşlattım arabayı. Arkadan bir araba kornaya abandı,  hızlı gitsene diye bağırmaya başladı. Ben tam telefonu buldum, birden önüme geçti bu. Şerefsiz geçerken de içtiği sigarayı bizim arabaya fırlattı. Sigara elime geldi, elim yandı, direksiyon hakimiyetimi kaybettim. Bariyerlere girdik."

Bir Salih'e bir enişteme baktım.

Hıçkırdım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder